
Yargılamaların makul sürede sonuçlandırılması amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen reform ve iyileştirme çalışmalarının hukuk camiası tarafından yakından takip edildiği görülmektedir. Bu kapsamda, yargılama sürelerini kısaltmaya yönelik arayışların yalnızca usul süreçleriyle sınırlı kalmadığı; uygulamada önemli bir rol üstlenen bilirkişilik müessesesinin de yeniden değerlendirme ve tartışma konusu haline geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim mevcut düzenlemeler ve uygulama pratiği birlikte ele alındığında, bilirkişilik kurumuna ilişkin gerek mevzuattan kaynaklanan gerekse uygulamada ortaya çıkan çeşitli sorunların bulunduğu görülmektedir. Bu nedenle, söz konusu meselelerin sağlıklı bir zeminde tartışılabilmesi için konunun hem mevzuat boyutuyla hem de uygulamadaki aksaklıklarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Yargılama faaliyetinin en önemli hedeflerinden biri, maddi gerçeğe mümkün olan en yakın şekilde ulaşmaktır. Ancak günümüz toplumlarında ortaya çıkan teknik, bilimsel ve mesleki uyuşmazlıkların büyük bir bölümü hâkimin doğrudan uzmanlık alanına girmemektedir. İşte bu noktada bilirkişilik kurumu, yargılama sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olarak devreye girmektedir.
Türk hukuk sisteminde bilirkişilik; başta 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve ilgili yönetmelikler çerçevesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Özellikle 2016 yılında yürürlüğe giren Bilirkişilik Kanunu ile birlikte kurumsal bir yapı oluşturulması hedeflenmiş; bilirkişilik listelerinin düzenlenmesi, eğitim şartları, etik ilkeler ve denetim mekanizmaları bakımından önemli düzenlemeler yapılmıştır. Lakin aradan geçen süre içerisinde uygulama pratiği incelendiğinde, bilirkişilik kurumunun hâlen yapısal ve işlevsel bazı sorunlar barındırdığı görülmektedir. Bu sorunların önemli bir kısmı yargılamanın hızını, güvenilirliğini ve adalet algısını doğrudan etkilemektedir. 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin üzerinden on yıla yakın bir süre geçmesine, HMK ve CMK’daki köklü düzenlemelere rağmen, uygulamada hâlâ bilirkişilik müessesesinin sancıları çekilmektedir.
Bilirkişilik, esasında hâkimin sahip olmadığı teknik veya özel bilgi gerektiren konularda başvurulan yardımcı bir delil niteliğindedir. Bu yönüyle bilirkişinin görevi, uyuşmazlığın çözümüne ilişkin hukuki değerlendirme yapmak değil; teknik ve bilimsel bulguları mahkemenin değerlendirmesine sunmaktır.
HMK’nın 266. maddesi açık biçimde, çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurulabileceğini düzenlemektedir. Benzer şekilde CMK’nın 63. maddesi de ceza yargılamasında aynı esasları benimsemiştir. Bu düzenlemelerden çıkan temel sonuç şudur: Bilirkişi hâkimin yerine geçmez, genel ve hukuki değerlendirmelerde bulunamaz, yalnızca onun karar vermesine yardımcı olacak teknik verileri ortaya koyar. Ancak uygulamada bu sınırın her zaman korunabildiğini söylemek güçtür.
- Uygulamada Karşılaşılan Başlıca Sorunlar
- Bilirkişiye Aşırı Bağımlılık Sorunu
Uygulamada en sık eleştirilen hususlardan biri, bazı yargılamalarda bilirkişi raporlarının neredeyse kararın yerine geçecek şekilde kullanılmasıdır. Özellikle teknik uyuşmazlıkların yoğun olduğu davalarda mahkemelerin rapora büyük ölçüde bağlı kaldığı görülmektedir.
Bilirkişi raporu bir takdiri delildir. Hâkim, raporla bağlı değildir ve gerektiğinde raporu yeterli görmeyerek yeni bilirkişi incelemesi yaptırabilir. Buna rağmen bazı kararların neredeyse tamamen bilirkişi değerlendirmesine dayanması, yargı yetkisinin fiilen bilirkişilere devredildiği yönünde eleştirilere yol açmaktadır.
Bu durum yalnızca teorik bir tartışma değildir; yargıya duyulan güvenin azalmasına da sebep olmaktadır.
- Hukuki Nitelendirme Yasağının İhlali
6754 sayılı Kanun’un 3. maddesi şöyledir: “Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.” Peki, uygulamada ne görülmektedir? Kusur oranlarının takdirinden, sözleşmenin feshinin haklı olup olmadığına, suçun manevi unsurunun oluşup oluşmadığından, tazminatın kalemlerine kadar pek çok husus bilirkişilerin takdirine bırakılmaktadır.
Hakim, dosyanın esasını ilgilendiren hukuki sorunu bilirkişiye havale ettiğinde, bilirkişi de ister istemez kendisini hakim yerine koymaktadır. Bu durum, anayasal bir yetki olan yargı yetkisinin, sicile kayıtlı bir teknik uzmana devredilmesi demektir ki bu, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
- Kopyala-Yapıştır Raporlar ve Gerekçe Sığlığı
Özellikle iş hukuku ve kamulaştırma gibi seri dava türlerinde bilirkişi raporlarının birer standart forma dönüştüğü görülmektedir. Bir önceki dosyanın verilerinin sehven bir sonraki dosyada unutulduğu, tarafların iddialarının sadece özetlendiği ama teknik analizin iki satırı geçmediği raporlar, yargılamayı aydınlatmak yerine maalesef karmaşık hale getirmektedir.
HMK m. 279/2 uyarınca raporun gerekçeli olması zorunludur. Ancak “dosya kapsamı ve piyasa rayiçleri dikkate alınarak” şeklindeki yuvarlak cümleler, denetime elverişli bir gerekçe teşkil etmez. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında vurguladığı “denetime elverişlilik” kriteri, çoğu zaman raporun sayfa sayısıyla karıştırılmaktadır. Sayfalarca mevzuat özeti içeren ama uyuşmazlığın düğüm noktasını teknik olarak çözmeyen rapor, kağıt israfından başka bir şey değildir.
- Bilirkişi Raporlarının Niteliğine İlişkin Sorunlar
Uygulamada karşılaşılan bir diğer sorun, bazı bilirkişi raporlarının metodolojik açıdan yeterli olmamasıdır. Raporlarda sıklıkla şu eksiklikler görülmektedir:
- Teknik incelemenin hangi yöntemle yapıldığının açıklanmaması
- Bilimsel dayanakların gösterilmemesi
- Tarafların iddia ve savunmalarının yeterince değerlendirilmemesi
- Sonuca nasıl ulaşıldığının açık biçimde izah edilmemesi
Bu tür raporlar, yargılamayı aydınlatmak yerine çoğu zaman yeni tartışmalar doğurmakta ve dosyanın tekrar tekrar bilirkişiye gönderilmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla yargılama süresi uzamakta ve usul ekonomisi ilkesi zarar görmektedir.
- Aynı Bilirkişilere Sürekli Görev Verilmesi
Bilirkişilik Kanunu kapsamında uygulanan bilirkişilik kota sistemi, belirli bir bilirkişinin aynı dönem içerisinde görevlendirilebileceği dosya sayısının sınırlandırılması esasına dayanan idari bir dağıtım mekanizmasıdır. Bu sistem, bilirkişilik görevlendirmelerinde hem iş yükünün dengeli dağıtılması hem de tekelleşmenin önlenmesi amacıyla geliştirilmiştir. Fakat uygulamada kotanın yüksek olması nedeniyle tekelleşme görüldüğü gibi raporların niteliği de düşmektedir.
Her ne kadar bilirkişilik listeleri oluşturulmuş olsa da pratikte bazı bilirkişilerin kotayı dahi aştığı ve çok sayıda dosyada görevlendirildiği bilinmektedir. Mahkemelerin bildikleri bilirkişiden şaşmadıkları, başka bilirkişilere dosya vermek istemedikleri görülmektedir. Bu durum birkaç sakınca doğurmaktadır. Bu bilirkişiler çoğunlukla aylık kotayı doldurdukları için mahkemelerin dosyaları beklettiği dahi görülmektedir. Bilirkişilerin neredeyse tamamının bilirkişilik görevini ek bir iş olarak yaptıklarını göz önünde bulundurursak bir bilirkişinin aylık kotayı dolduracak sayıda rapor hazırlaması en kullanılan haliyle hayatın olağan akışına aykırı durur. Olağanüstü bir hızla hazırlaması halinde dahi bu raporların karara esas teşkil edecek yeterlilikte ve yetkinlikte olup olmadığı tartışmalıdır.
Yoğun dosya yükü, raporların hazırlanma süresini uzatmaktadır. Ayrıca aynı kişilerin sürekli görevlendirilmesi tarafsızlık algısını da zedeleyebilmektedir. Zira bilirkişilik kurumu güvene dayalı bir mekanizmadır. Bu güvenin zedelenmesi ise doğrudan yargı sisteminin meşruiyetini etkiler.
- Uzmanlık Alanlarının Yeterince Net Tanımlanmaması
